24 Mayıs 2010 Pazartesi

Bahtı Kara masumiyet ve naifliği hatırlatacak



Kendini oyunculuğa adamış bir isim o. Sadece oynamıyor, aynı zamanda oyunculuğu da öğretiyor. Her seferinde farklı karakterleri canlandırmasıyla da televizyon ve beyazperdenin vazgeçilmez yüzlerinden biri haline geldi Yeşim Ceren Bozoğlu. Kendisi doğaçlama üzerine kurulu olan ‘Bahtı Kara’da da rol aldı. Şimdi heyecanla filminin vizyona girmesini bekliyor. Bozoğlu, Sinemalife’a hem oyunculuğa bakışını, hem filmini, biraz da güncel politik meselelere bakışını anlattı.

Seyirci sizi, ‘Doktorlar’ dizisinde genel cerrah karakterini canlandırmanızın ardından, ‘Geniş Aile’de bambaşka bir karakterle gördü. Bu kadar farklı karakterleri seçmiş olmanız bir risk değil mi?

Risk taşımıyor. 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi oyunculuk bölümü mezunuyum. 15 senedir hem TV’de, hem sinemadayım. 14 film çektim. Televizyonda da 20’ye yakın dizi de oynadım. Hepsi de birbirinden farklı karakterlerdi. Doktor Fikret 45 yaşındaydı, Geniş Aile’de oynadığım 20’li yaşlarında bir kız, sonuçta seçim meselesi. Aktörlük denen şey de budur. Zihinsel, ruhsal olarak başka birisi olamıyorsanız, yaptığınız iş oyunculuk olmaz. Oyunculuğun gereği de bu. Şuna özen gösteriyorum; ‘Bir oynadığım şeyi bir daha oynamıyorum…’ Benzer bir karakteri senaryoya bayılsam bile kabul etmiyorum. Çünkü ben kendimi tekrarlamak yerine, her seferinde bambaşka bir kadını canlandırmak istiyorum.

Kendinizi bulmanızla ilgili değil mi seçtiğiniz karakter?
Evet!.. O çok önemli. Benim için öncelikli olan senaryonun anlattığı hikâye. Öncelikle hikâyenin insanlara doğru ve iyi bir şey söylediğine inanıyor olmam çok önemli. Sonrasında da oynadığım karaktere aşık olmam. Oynadığım şey ile duygusal bir bağ kuramayıp, ona inanmıyorsam karşımdakini inandırmam mümkün değil. Çünkü oyunculuk öncelikle yalan söyleme sanatı. Çok iyi yalan söyleyebilmeniz için de konuya hakim olmanız ve sizin inanıyor olmanız lazım.

Türkiye’de her oyuncu sizin gibi düşünmüyor, çünkü bu işin ekonomik boyutu da var. Ticarî kaygılar belki de birçok oyuncuyu istemediği bir rolü canlandırmasını da sağlayabiliyor, bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?
Herkesin kendi ekonomisi anlamında yaptığı seçimler kendi sorumluluğudur. Ama bir anlamda, mesleğe ait de bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Benimde işte ödün vermeden, iki buçuk sene evde oturup sadece tiyatro yaparak, dublaj ile hayatımı geçirdiğim zaman oldu. Sadece reji yaptığım dönemde oldu, koçluk yaptığım dönemde. Herkes istediğini seçebilir, ben bu konuda özen gösteriyorum. Şunu görüyorum, üniversite söyleşilerine gidiyoruz, orada konservatuara yeni giren arkadaşlarımın başka başka şeyler oynamak ile ilgili benim seçtiğim yolu takdir edip, bundan ilham aldıklarını görüyorum. Benim için alınabilecek en büyük ödüldür bu.

Siz aynı zamanda oyunculuk eğitimi de veriyorsunuz, biraz bahsedebilir misiniz?
Okuldan mezun olduğumdan beri sürekli, sınıf arkadaşlarımı da, aldığım sınıfları da çalıştırıyordum. Mezuniyetden sonra da sınavları çalıştırdığım öğrencilerim oldu. Bir dönem profesyonel anlamda oyunculuk koçluğu da yaptım, artık yapmıyorum. Ne kadar çok para kazanırsam kazanayım o kadar vakti tek bir kişiye ayırmanın bana göre olmadığını anladım.

Ne kadar sürdü peki oyunculuk koçluğu, bu anlamda hedefleriniz neler?
Dönem dönem benim koşullarımı kabul eden şirketler ile çalıştım. Şimdi artık kesin tercihim, seçtiğim sayıda bir sınıfla oyunculuk üzerinden konservatuara giriş veya oyunculuk teknikleri üzerinden ders yapmak ve bir sonraki aşaması da kendi okulumu kurmak inşallah.

Farklı karakterleri canlandırmanın zorlukları neler? Ne gibi ön çalışmalar yapıyorsunuz?
Evet başka bir şeyi oynayabilmek için ev ödevi yapmak zorundasınız. Senaryoyu çok iyi çalışmak ve karakteri çok iyi deşifre etmek durumundasınız. Bu çalışmayı yapmadığınız zaman her oynadığınız şey birbirine benzer. Bunun örneklerini çok görüyoruz. Bir oyuncuyu a filminde aynı, b filminde de aynı şekilde görebiliyorsunuz. Kadın veya adam her yerde aynı şeyi oynuyor aslında.

Televizyon dünyasında bu durum çok daha fazla görülmüyor mu?
Doğru!.. Televizyonlar ticari kurumlardır. Reyting ve reklam üzerinden para kazanırlar. Sevilen ve çok tutulan bir şeyin talep görmesi kaçınılmaz. Mesleki anlamda kendinizi geliştirmek gibi bir hedefiniz ve vizyonunuz varsa, o zaman sadece size teklif edilen ve sunulan ile yetinmemek gerekir. Oyunculuk mesleğine dair bir sorumluluğum var. Bunun için de seçimlerimi ona göre yapıyorum.

Bahtı Kara filminde sizi en çok cezbeden ne oldu?
Bahtı Kara doğaçlama çekilecek bir filmdi. Olan senaryo üzerinden yapımcının ve yönetmenin okuduğu senaryoyu oyunculara aktarmasıydı. Tiyatro gibi provası yapılacaktı. Senaryoyu bilmediğin bir yerden karakteri doğurmak onu yaşamak, ondan sonra o karakter üzerinden sahnesel anlamda denenmek ve sınanmak, bayağı arenaya çıkıp aslanlar ile tek başına gladyatör gibi dövüşmek gibiydi. Zaten bu oyuncunun başına gelebilecek ender sınavlardan biri. Ben o yüzden gözüm kapalı atladım ‘Bahtı Kara’ projesine. 150-200 kişilik ciddi anlamda bir oyunculuk seçmesi oldu. Doğaçlamalar yapıldı ve o kamera kayıtlarından yönetmen o kastı oluşturdu. Onların istediği zordu. Mahalle takımında halı sahada, 40 dakika maç yapmak başka bir şeydir. Dünya Kupası’nda final oynamak bambaşka bir şeydir. Bu anlamda kariyerimde unutulmayacak işlerden biri oldu Bahtı Kara.

Oyuncu seçimlerinden bahsedebilir misiniz? O süreci anlatabilir misiniz?
150 tane kadın oyuncu ile o oyunculuk seçmesini yaptıklarında, bir sahne oynatıyorlar, o sahnedeki karı-koca kavgasının sonunda, kocasının üstüne atlayıp bağırıyormuş, ben ise durup hiçbir şey yapmadan ağlamayı tercih ettim, o anki sahici durum yüzünden. Bu rolü alma sebebim buydu. 150 kişinin aklına gelmeyen başka bir yerden oynamayı zeka ve ruhsal olarak başarabiliyorsanız bu bambaşka bir şey getiriyor.

Bahtı Kara’nın hikâyesi ile ilgili söyleyecekleriniz neler?
Kaybedenler hikâyesi ve hikâyenin içinde çok insani çok naif bir yerden yaşamın seçimlerden ibaret olduğunu anlatıyor. O seçimlere dikkat etmemiz gerektiğini de. Filmin özü de budur. Bunu çok tiraji-komik bir biçimde yapıyor. Çok komik bir film olduğunu da söyleyebilirim. Bursa İpekyolu’ndaki gösterimde, gözlerimi ellerimle kapatarak izledim. Çünkü her seferinde başka birini seyrediyormuş gibi hiç o ben değilmişim gibi davranırsam izleyebiliyorum. Acayip panik oluyorum. İKSV’deki gösterimde ise, filmi film gibi izlemeye başladım ve çok güldüm. Absürt komedi bir durum var ortada ve her şey çok gerçek. Biraz kara mizah vari bir film.

Bir aile ortamı anlatılıyor filmde. Siz bu tarz yapımların özellikle sinema bağlamında yeterince yapıldığını düşünüyor musunuz?
Yurt dışındaki gibi bağımsız bir yönetmen Çanakkale Savaşı çekemiyor maalesef bizim ülkemizde. Dolayısı ile daha küçük ailelerin sıkışmış hikâyelerini konu alınıyor. En fazla sınıfsal ayrım olarak C Blok vardır daha üst seviyeden, art house filmler ise daha çok varoşlar, kenar mahalle ve undergrand kültürünün hikâyelerinin anlatımı var genel olarak. Keşke ekonomik bağımsızlığı, bağımsız sinemanın daha fazla olsa ve biz de her anlamda bağımsız sinema örneklerini görebilsek.

Bahtı Kara’nın merkezinde bir Adnan karakteri var. O karakterden biraz bahsedebilir misiniz?
Filmin dramatik çatısında Adnan adlı kaybeden adamın hikâyesi resmediliyor. Adamın kaybetmesinin bütün tuşlarına basan karakter ise benim oynadığım Deniz ve Yenge karakteri. Kadın istemediği için adam eve artık giremiyor. İstemediği için oğlu ile görüşmesi yasaklanıyor. Kadın istemediği için dershane toplantısına haber verilmiyor. Gibi filmin değişim-dönüşüm noktaları ile ilgili temel durumları yaratan karakter benim oynadığım Deniz karakteri. Aslında tipik Türk ailelerinde olan durum var. Biz ataerkil bir toplumuz ama evi annelerimiz yönetir. İçten içe annenin otoritesi bir başkadır. Anne evet derse evde bir şey olur. Filmde de o var.

Genelde aile yapısı ve filmin özelinde bir baba arayışı ne oranda kendisine yer buluyor Bahtı Kara’da?
Ana temada filmde bu zaten. Aile olmak ve aidiyet. Yapılan seçimlerin hayatta insana ne şekilde döneceği ile ilgili.

Filmin müzikleri ve kurgusu anlamında söyleyecekleriniz neler?
Theron Patterson Bahçeşehir Üniversitesi’nde sinema konusunda ders veren bir hoca. Kurgu anlamında alışık olmadığımız bir dil kullanıyor. Alıştığımız dramatik sinema, hikâye anlatımının dışında bir teknik ve bunu bilerek yapıyor kendisi. Nasıl ki, modern resimde figürü figür olarak görmüyorsunuz, Kurgu’da da bildiğimiz amors üzerinden çekmiyor Theron. Anlattığı hikâye, yapı bozumuna uygun olduğu için filmde doğru bir kurgunun olduğunu düşünüyorum. Filmin müziğinde de Theron’ın çok başarılı bir iş çıkardı. Theron müzik konusunda da yetenekli olduğu için filmde müzik kullanılıyorsa eğer, o filmin ruhudur da bence. O ruhu da yönetmen kadar bilebilen başka hiç kimse yok aslında. O yüzden yapabiliyorsa yönetmenin müzikleri realize etmesi bence şahane bir durum.

Çekimlerde çalışma ortamınız nasıldı?
Benim olduğum set mutlu setti. Zaten mutsuzluğa müsaade etmem setimde. Özellikle setin, tiyatronun, provanın mutlu olmadan, zevk almadan yapılabileceğine inanmıyorum. Tercihim bu yönde, bunun dışında duran yerlerle ve kişilerle de çalışmıyorum. Eğer olduğunuz yerden mutluysanız ve yaptığınız işten zevk alıyorsanız performansınız da ona göre üst seviyede olur. Herkes kanının son damlasıyla oynuyordu. Sırtımızı senaryoya yaslamak gibi bir lüksümüz olmadığı için herkes bütün algılarıyla ve açık biçimde setteydi. Filmin bütün esprisi kontur durumlar yaratmak üzerine kurulu. Bu da başka bir oyunculuk bilgisi gerektiriyor.

Yönetmen seyirciye bu filmde farklı olarak neler gösterecek?
Theron Patterson Amerikalı bir yönetmen ve sinema eğitimini orada almış. Sonra ülkemize gelmiş. Türk akademisyen ile evlenmiş. 6 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Film de o kadar Türk gözü ve bakışı var ki reji anlamında. Bizden daha Türk bir tat var Theron’ın çektiği işte. Bir yandan da objektivitenin getirdiği komediyi çıkarttığı bölümler Amerikalı olduğu yerler. Bizim göremediğimiz kadar, kendi oluşturduğumuz durumdaki saçmayı ortaya koyabilmiş. Bunu bir Amerikalı’nın yapmış olması da son derece ilginç. Bence seyirci çok sevecek Bahtı Kara’yı. Duygusal anlamda tazelenmiş, yenilenmiş ve daha mutlu çıkacaklarını ayrıca masumiyet ve naiflik ile ilgili başka bir duygu hatırlayacaklarını söyleyebilirim.

BAHTI KARA 50 BİN TL’YE ÇEKİLDİ 6 KOPYA VİZYONA GİRİYOR

Film, vizyona girdiğinde izlenebilirliği oranı ne olacak size göre?
Çok az olacak. 50 milyara çekilmiş ve sadece 6 kopya giriyor film vizyona maalesef. Ama bu Bahtı Kara’nın başka bir yerden kült olacağını düşünüyorum. Çok seveni ve nefret edeni de olacak. Görmezden gelinemeyeceğine eminim. Sinema artık laptoplara, cep telefonlarına giriyor. Önümüzdeki yıllarda sinema salonlarının nasıl bir lüksü olacak kestiremiyorum.

Peki Yeşim Ceren Bozoğlu bu filmi hayatında nereye oturtacak?
Çok önemli bir yere. Çünkü bu film benim oyunculuk ile ilgili bu ülkede görmek istediğim en temel durumu ortaya koyuyor. Sahici olan, gerçek olan bir oyunculuk biçimi gerektiriyor film. Bende bu oyunculuk biçiminin öğrenilebilir, uygulanabilir ve öğretilebilir olduğunu artık biliyorum. Allah’ıma şükürler olsun canım çıktı ama artık biliyorum. Çok şükür ki, bunu öğretiyorum da. Bu filmde gerçekleştirdiğim şey, benim bundan sonrasında da yaptığım işlerde de kendi adıma olan çabam ile ilgili de yeni gelen meslektaşlarıma da yardımcı olmak niyeti ile de çok şey söylüyor. O yüzden çok önemli bir yerde duracak hayatımda bu film.
Peki filmin mimarı Theron’ın oyunculuğa bakışı nasıldı bu filmde siz neler gördünüz bu anlamda?
Theron’ın oyunculukla ilgili temel bir derdi vardı. Sahnelerin önceden planlanmış ve prova edilmiş olmasını istemiyordu. Dolayısı ile 4-5 yılda hazırladığı senaryoyu bize okutmadı. Ama üç ay kadar günde 8 saat o karakterler üzerinden Theron ile doğaçlamalar yaptık. Karakterleri çıkartmak için bayağı tiyatro oyunu gibi provalar yaptık.

Senaryoyu okumadan böyle bir projede yer almak çok ilginç olsa gerek!..
Evet!.. Senaryoyu okumadan Theron’ın verdiği direktifler üzerinden sahneleri birebir o anda yaşadık. Dolayısı ile ben karşımdaki oyuncunun bana hangi argüman ile geleceğini bilmiyordum. İlk çekimler de en doğal, en sahici ve gerçek hayattaki tepkilere en yakın biçimde oluyordu.

Hiç tereddüt yaşamadınız mı peki senaryoyu okumadan doğaçlama yapmak zorunda kalıyorsunuz çünkü?
Trapezden gözüm kapalı atlarım benim yapım bu. O yüzden hiç tereddüdüm olmadı. Doğru bir iş olduğuna inanıyorsam, gözüm kapalı atlarım o işe.

Bir anlamda kumar gibi görünmüyor mu?
Kumar olup olmaması oyunculuğunuz ile ilgili ve sizin kendinize ne kadar güvendiğinize bağlı. Kariyerimi risk almak üzerinden kurmuş biri olarak ‘Yeditepe İstanbul’daki Nilgün karakteri benimle son derece uzaktan yakından alakası olmayan bastırılmış zavallı kadındı. O dizide Zuhal Olcay, Uğur Polat, Emre Kınay, Meral Abla gibi ustalarla yan yana oynadıktan sonra, elbette ona benzer bir sürü teklif geldi. Çünkü insanlar beni başarılı bulmuşlardı. Ardından Gülbeyaz gibi kendi yaşımın 10 misli büyüklüğünde bir rolü oynamaya kalkışmak çoğu arkadaşıma göre büyük risk ve delilikti. Ancak böyle olduğu zaman yaptığım işin oyunculuk olacağını düşünüyorum.

Peki doğaçlama sizi belki fazla zorlamadı ama diğer oyuncuları nasıl etkiledi, hiç mi problem yaşamadınız?
Ben hocalık da yaptığım için karşımdaki oyuncu bir yerde sıkışırsa ben onu kurtarmayı biliyorum. Dolayısıyla benim oynadığım sahnelerde karşımdaki oyuncunun düşmesine müsaade etmem. Elbette ki, sallantılar olmuştur. Bir rolde eğer sette zorlanma yaşamıyorsanız o rolle ilgili çalışma yapmadınız demektir. Her rol sizin ruhunuzda bir değişim dönüşüm yaratmalıdır ve o değişim dönüşümün bir sancısı olacaktır. Bu aslında bir metamorfozdur ve onu geçirmiyorsanız siz en fazla kendi kimliğinizin ağzından neler söylersiniz. Ama bu başka bir karakter olmak değildir.

Çekimler peki ne kadar sürdü?
Çekim süresi aşağı yukarı bir buçuk ay kadar sürdü. Bazı sahneleri yeniden çektik çünkü ışıkta problem çıktı.

Bir oyuncu olarak çok tartışılan telif hakları sorunu ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
Avrupa ve Amerika’da telif hakları anayasalarda yazılıdır. Üstelik film ile ilgili emeği geçen sadece oyuncunun değil, sesçinin, ışıkçının değil, montajı yapan insan bile telif alıyor yurt dışında bu işten. Film veya dizi her gösterildiğinde emek hakkı yüzde kaça tekabül ediyorsa onun karşılığını alabiliyor. Ülkemizde de bu er veya geç olacak ve çok pozitif adımlar atılıyor. Sinema platformu kuruldu, bu yapının özerkleştirilmesi için Antalya Film Festivali’nde bir sürü tartışmalar yaşandı. Avrupa ve Amerika ile endüstrileşmek üzerinden ilişki kuracaksak eğer bu standartlara gelmek zorundayız. Biz istesek de istemesek de dünya ile sinema anlamında ilişki kurmak zorunda kalacağız. Çünkü kullanılmayan doğal plato bizde var. İKSV’de yapılan ortak toplantılarda bir yığın bağlantılar kuruldu bu anlamda. Elbette ki, telif haklarını almamız gerekiyor ama bu konuda iyimserim. Yurt dışında bir oyuncu bir tane sinema filmi yapıyor, ondan sonra iki yıl boyunca kendini kapatıyor. Sporunu yapıyor, tiyatrosunu, operasını seyrediyor, heykel, resim, müzik, edebiyat ile ilgileniyor. Bir sonraki angaje olduğu rol ile ilgili iki yıl boyunca çalışıyor. Ben 4 sinema filmi yaptım geçen yıl. Doktorlar gibi 26 saat çalıştığım bir işi yapıyordum. Bir yandan şehir tiyatrolarında Tersine Dünya oyunu sergiliyordum. Bir yandan da Duru Tiyatro’da ders veriyordum, bir yandan da dublaj yapıyordum. Yurt dışından oyuncu arkadaşlarım ile konuşurken bana yalan söylüyorsun, bir insanın bu tempoda çalışması mümkün değil diyorlar. Bir yandan telefonda konuşup, bir yandan da gideceğim sergiyi araştırıp, aralarda laptop dan senaryoları okuyup, günde 4 saat uyuyan biriyim. Elbette ki, doğru olan değil. Bizim ülkemizdeki oyuncuların performansları olması gereken iş verimliliği standartlarında olsa, dünya çapında performanslar çıkacağını biliyorum.

HOLLYWOOD DOYDU, DÜNYA SİNEMASI BİZİ İSTİYOR


Siz bu telif konusuna iyimser bakıyorsunuz ama sizin gibi düşünmeyen sanatçılar da var. Bu anlamda mevcut iktidarın yapmış olduğu yasal düzenlemeleri yeterli buluyor musunuz?
Yeterli bulmuyorum daha yapılacak çok iş olduğunu düşünüyorum bu konuyla ilgili. Fakat bu sürecin geneline olumlu bakıyorum. Biz artık kendi küçük bahçemizde değiliz. Dünya sinema endüstrisi bir yere gidiyor ve artık bizi istiyorlar. Çünkü takıma yeni oyuncu lazım. Hollywood doydu. Artık yeni hikâye, yeni yüz, yani plato, yeni adrenalin lazım. Dolayısıyla biz istesek de istemesek de gelişeceğiz ve büyüyeceğiz. Bu hangi iktidarla olmuş hiç önemli değil. Ekonomi iktidar beklemez. İnşallah, ekonomi sayesinde sinema da beklemeyecek. 10 yıl içinde Türkiye’nin bir Oscar’ı olacak. Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu’nun başarısı bir tesadüf değildir. Bu ve bunun benzeri örnekler çoğalacak. Gerek yönetmenlik, oyunculuk, senaryo anlamında biz yeni bir şey söylüyoruz. Bunu en konforlu şekilde söylersek kendimize iyilik yapmış oluruz. Bu anlamda kimsenin kötü niyetli olduğuna inanmıyorum. Hem finans, hem siyasi hem de finans kanadı da kötü niyetli değil. Sinema; dünya çapında kendinizi anlatabileceğiniz en enternasyonel dil demektir. Ekonomimiz de büyüdükçe iyileşmek ve iyileştirmek zorundayız hepimiz. 10 yıl sonra Türkiye’de spor yapmayan bir oyuncu oyunculuk yapamayacak. Dil bilmeyen için de keza öyle. Eğer ki, dünya piyasasında ve pazarında oynamak istiyorsanız. Standartlar belli olduktan sonra iş çok daha profesyonelleşecektir.

Başbakan’ın yapmış olduğu açılım minvalindeki kahvaltılı toplantılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ne anlamda nasıl olursa olsun iletişimin olduğu yerin sorun çözmek konusunda birinci şart olduğunu düşünüyorum. Sinema ile ilgili isterseniz biz burada görüşelim, isterseniz ben Başbakan ile görüşeyim eğer ki bu yarın konservatuara girecek bir çocuğa fayda sağlayacaksa bu şahane bir şey. Setteki çaycının iş güvenliğini sağlama konusunda bir adım atılacaksa süper bir şey. İletişimin olacağı yerden negatif bir şey çıkacağını düşünmüyorum.

Politikacı aileden gelmiş bir sanatçı olarak demokratik açılım sürecini nasıl görüyorsunuz?
Evet politik yapısı olan bir aileden geliyorum ama ben oyunculuk gezegeninden geldiğim için üçüncü göz, tepeden bakmayı tercih ediyorum. Herkese eşit mesafede durmak gerekir. O işte sağ-sol ayrılmaların çevresinde piramit gibi 360 derece dönebilen bir yerdeyim ben. Gözlemlerimi yapıp, empati kurup, objektif olarak değerlendirip, yaptığım işte insanlara vicdanen söyleyeceğim sözde doğru şeyleri seçmek durumundayım. Çok ucuz buluyorum sağdayım veya soldayım demeyi. Herkes en iyi bildiği işi yapmalı, oyunculuk işini çok iyi biliyorum ve onu yapıyorum. Bilmediğim bir konuda ahkam kesmenin de bizatihi salaklık olduğunu düşünüyorum.

HAYATIMDA DÜSTUR EDİNDİĞİM İKİ ŞEY VAR: VİCDAN VE MASUMİYET

Bu kadar politik bir aileden gelip de siyaset üstü bir bakışı tercih etmek şaşırtıcı!..
Çünkü ben insan ruhunun ve vicdanının siyasetinin olmadığını düşünüyorum da ondan. Şöyle de bir şey yok tabi. İstanbul’da yaşıyoruz ben bu şehre çok aşığım. Bir tarafı Çavuşbaşı, bir tarafı ulus, bir tarafı Gaziosmanpaşa mahallesi, bir tarafı Nurtepe ve bir tarafı Sarıyer, bir tarafı Bebek. Mesleğim itibariyle bu söylediğim yerlerde set yaptım. Dolayısı ile bütün bu hayatların içine girip yaşarken, mesleğimde vicdan dışı bir yerden ilişki kurmam, insanlarla mümkün değil. Elbette benim inandığım bir takım değerler var ama bunlar siyaset bilimiyle alakalı değil. Siyasetin özündeki yaşam bilimi ile alakalı. Orada doğruluk, dürüstlük, ahlak, edep ve haddini bilmek bütün bunları kapsayan iki kelimem var siyasi bakış açısından kendime düstur edindiğim: Vicdan ve masumiyet. Burada hata yapmıyorsanız ister sağda olun ister solda olun ister iktidarda ister muhalefette olun. Başkasına faydalı olmak konusunda hizmet edebilmek ile ilgili idealizme dair ruhunda bir renk varsa başımın tacısın. Kendi adıma da böyle bir insan olmak ile ilgili çabanın içindeyim.
İnsanın onur duygusuyla kendisiyle yüzleştiği zaman bir şey var. O da hayatın anlamını bulduğu yer. Ben mesleki anlamda çok şanslıyım. Benim mesleğim bu durum üzerine soru sormaktan geçiyor. Kendime yaptığım özeleştiri kadar başka insanlara oynadığım filmden, yönettiğim tiyatro oyunundan, öğrencilere yaptığım derste aktarabiliyorsam, masumiyet duygusu üzerinden kalp kırmadan yapabiliyorsam, siyaseten doğru bir şey yapıyorum.

Sanat burada empatiyi de sınırlamıyor mu, özellikle sanatçının çok ihtiyacı olan bir şey değil mi?
Evet onu anlatmak istiyorum. Sonuçta Anadolu topraklarında yaşıyorsun. Benim ailem Foça’da oturuyor. Foça’nın altında 8 kat medeniyet var. Çıkartılmamış 6 tane antik tiyatro var. Bu şuna benzer. Ben Likyalıyım. İyi de senin altında ve üstünde üç dört tane daha var. Niye birinden taraf olup öbürünü red edeyim ki. Onurlu ve vicdanlı olmasından ortak payda da buluşmak varken.
Oyunculuğu tercih etmenizde Barış Manço’nun dediği gibi ‘Doğru bildiğim şeyi yaptım’ sözünü hatırlatıyor.
Barış Manço çok doğru bir örnek. Müzisyen olarak dehası ve yeteneği tartışılmaz ama onun vefatında yaşadıklarımızı bir düşünün. Toplumsal bir histeri geçirdik hepimiz. Neden oldu bu? Sahici bir şey vermeseydi, o çocuk programını yapmasaydı böyle bir şey yaşanabilir miydi? Cenazesinde her kesimden insan ağladı. Kaldı ki, öldüğü güne kadar çalıştı. Manço gibi başka örneklerde var Allah’a şükür.

Yeşim Ceren Bozoğlu bugün Türkiye’nin en büyük sorununun ne olduğunu düşünüyor?
Mutluluk olduğunu düşünüyorum. İnsanların gerçekten nasıl mutlu olacakları konusunda çok cahil olduklarını düşünüyorum.

Neden?
Çünkü hayatınızda anlam yoksa mutlu olmanız mümkün değil. Ekonomik zorluklar mutsuzluk sebebidir fakat çözülebilir unsurlardır. Yaşamsal anlamda çözülebilecek sorunlardan bahsetmiyorum. Ruhsal anlamda insanların mutlu ve huzurlu olmak konusunda neyi nasıl seçmeleri gerektiğini unuttuklarını ve büyük kentlerde daha fazla olmak kaydıyla çoğunluğun çok mutsuz olduğunu düşünüyorum. Maddiyat değil, maneviyat ile ilgili bir şeydir bu. Yaptığın işten tatmin olmak, kişisel anlamda saygının, onur duygusunun yüksek olması gibi değerler bu ülkede daha fazla konuşulup, insanlar bunun üzerinden yaşamsal seçimlerini yaparlarsa, farkındalığıyla yaşamak istediği hayatı seçen insanlar olacağını ve daha mutlu olabileceklerdir.

Bütün bunları söyleyen Bozoğlu nasıl bir projede yer almayı düşünüyor?
Bir aşk filminde oynamayı çok istiyorum. Televizyon dizilerinde konuşulan aşktan bahsetmiyorum. Ruhunun en yüksek yerinin, ruhunun tırmanamadığı başka yüksek bir yerle karşılaşıp, oradaki değişim, dönüşüm süreciyle kendisini bulmasını anlatacak bir filmde oynamayı çok isterdim.
Röportaj: Köksal ARAS & Baha ÖZBEK
http://www.sinemalife.com/default.html

Hiç yorum yok: